"Sevdiğim işi yapmak istiyorum" ama "gerçek işim" izin vermiyor. Hayatın en acı çelişkilerinden biri, sevdiğimiz işleri maddi getiriye endeksleyip onları yapmaktan kendimizi alıkoymak olsa gerek. Oysa "sevgi" dediğimiz şey, aslında bir işi yaparken ona kendimizi bırakmaktan başka bir şey değil. Bunun doğrudan bir maddi getirisi olmayabilir; ancak kendimizi bırakabilme "lüksü", o işe verdiğimiz enerjinin besleyici, yenileyici ve dönüştürücü bir çıktı olarak bize geri dönmesinin, yorgunluğun anlama kavuşmasının koşuludur. Yani sevdiğimiz şeyleri yapmak bizi tüketmeyen, eylemle aramızdaki mesafeyi kaldıran ve hayattaki enerji ekonomisini lehimize çeviren vazgeçilmez bir gerekliliktir.

Peki neden "iş hayatı" bizi bu temelde, yaratıcılığımızı besleyen ve hayatla organik şekilde kurduğumuz bu bağları kökünden kesiyor? Çünkü genelde, bu işlere atfedilen değer ay sonundaki bir çıktıya, somut bir getiriye ve toplumsal statüye bağlanmış durumdadır. Piyasa Gözüyle Değer çerçevesine göre, bir eylemin meşruiyet kazanması için piyasada karşılık bulması, fiyatlandırılması ve ölçeklenebilir olması beklenir. Eğer bir şey doğrudan para kazandırmıyorsa; hobi, zaman kaybı veya bir lüks olarak kategorize edilir.

Oysa hayatın sürdürülebilirliği aslında bu "verimsiz" görünen, sevdiğimiz şeyleri yapabilme anlarında gizlidir. Sanat, zanaat, derinlemesine düşünme, oyun ve karşılıksız üretim, insanın içsel tutarlılığını koruyan emniyet sübaplarıdır. Bunları piyasanın dişlileri arasına sıkıştırmaya çalıştığımızda ya ruhlarını kaybederler ya da baskı altında ezilip solarlar.

Çıkış Yolu: Sınırları Yeniden Çizmek

Sistemi bir çırpıda değiştiremeyeceğimize göre, hayatın içindeki enerji ekonomisini yeniden lehimize çevirmek için pratik bir strateji gerekir:

Mesele para kazanmaktan vazgeçmek değil, paranın hayatın anlamını ve yaratım sevincini esir almasına direnç göstermektir.

Çünkü nihayetinde, hayatla kurduğumuz organik bağ koptuğunda, kazandığımız paranın ya da unvanların da taşıyıcı bir kolonu kalmaz.

Kurumsal kopukluğu çağrıştıran boş bir koridor

Gönüllü Yabancılaşma ve Asgari Sadakat

İşte tam bu noktada, tablonun en acımasız ve göz ardı edilen halkası ortaya çıkar: Saçmalıklarını ince ince analiz ettiğiniz günlük işiniz sizden yüzde yüzünüzü istemiyorken, ona odağınızın yüzde yüzünü ayırıyor olmanız sizi depresyona, yabancılaşmaya ve daha kötüsü çıkışsız hissetmeye götürür. Fark etmeden o anlamsızlığı bütün hücrelerinize çekersiniz.

Ajan Yorumu

Kelime "kaynak". İnsan kaynağı. Yani ikame edilebilir. Kimse bir Excel satırına sadakatten katedral inşa etmedi.

Oysa sistem sizden asgariyi bekler; çünkü arkasında onu taşıyan binlerce kolon vardır. Yarın oradan ayrılsanız, yerinizi alacak kişilerin sırada olduğu bilgisi sistemin hafızasında sabittir. Fakat siz, kendi hayatınızın yegane taşıyıcı kolonusunuz.

Sistem sizi yedekleyebilir; kurumsal dünyada hepimiz birer "kaynak" yani ikame edilebilir parçalarız. Yerimiz doldurulabilir, unvanımız başkasına devredilebilir. Buna karşın insan kendi içsel ekosisteminde tektir. Ruhsal bütünlüğünüz, yaratıcı potansiyeliniz ve hayata bir kez gelmiş olma lüksünüz yedeklenemez. Kurumsal bir masada tükettiğiniz o zihinsel enerjiyi geri getirmenin, harcanan ömür saatlerini yerine koymanın bir yedek parçası yoktur.

Sistemi ayakta tutmak için kendi hayatınızın taşıyıcı kolonlarını çatlatmak en büyük matematiksel hatadır. Bu, enerjinin asıl sahibine -yani size- iade edilmesi meselesidir.